117 total views,  1 views today

Çernobil’den otuz yıl sonra

Kayıhan Pala

26 Nisan 1986’da Çernobil’de meydana gelen nükleer kaza, enerji ile ilgili tartışmaların güvenlik ve sağlık boyutunu ön plana çıkarması nedeniyle önem taşımaktadır. İlk kez bu kaza sonrasında «Güvenlik kültürü» uluslararası boyutta kavramsal olarak tartışılmaya başlandı.

Güvenlik kültürü Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından sağlıklı ve güvenlikli bir çalışma ortamına sahip olma hakkına herkesin saygı gösterdiği; hak, sorumluluk ve ödevlerin önleme ilkesine öncelik verilerek açıkça tanımlandığı bir sistem içerisinde hükümet, işveren ve işçilerin sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamı oluşturulmasında aktif olarak yer aldıkları bir anlayış olarak benimsendi.

Ancak gelin görün ki, kağıt üzerinde benimsenen pek çok ilke uygulamada kendisine yer bulamadı. Ne nükleer kazaların önlenmesi konusunda, ne de kazaların meydana gelmesi halinde yapılması gerekenler konusunda doyurucu adımlar atıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi, 11 Mart 2011’de meydana gelen Fukuşima Dai-ichi nükleer santrali kazasıdır.

Nükleer santral kazalarının pek çok ortak yönleri vardır. Bunlardan toplumu en yakından ilgilendireni hiç kuşkusuz, kazaların ve olası sağlık etkilerinin gizlenmeye ve olduğundan düşük gösterilmeye çalışılmasıdır.

Ülkemizde Çernobil nükleer kazası sonrasında 3-4 Mayıs 1986’da Edirne’de,  7-9 Mayıs 1986’da Doğu Karadeniz kıyı şeridinde radyoaktif kirlenme tespit edilmiş olmasına karşın doğanın, hayvanların ve insanların çok ciddi radyasyon tehdidi karşısında kalmış olduğu gerçeği uzun zaman toplumdan gizlenmiştir.

Nükleer enerji üretiminin çevresel ve sağlık etkileri genel olarak radyasyonla ilgili etkiler, kazalar, nükleer atıklar ve diğer etkiler (Taşıma, uranyum madenciliği, nükleer silahların yayılması vb.) biçiminde sınıflandırılabilir. Bu sınıflama içerisinde kamuoyunun ilgisini en fazla çeken bölüm, nükleer reaktör kazalarıdır.

Bütün dünyada 1944’den günümüze iki tanesi (Çernobil ve Fukuşima) çok önemli nükleer santral kazası olmak üzere 420’nin üzerinde radyasyon kazasının meydana geldiği bilinmektedir. İşin ilginç yanı, nükleer santrali olmamasına karşın, Türkiye de radyasyon kazalarının yaşandığı ülkeler listesinde yer almaktadır. İstanbul’da Aralık 1998 ve Ocak 1999’da Kobalt 60 tele-terapi kaynaklarının taşınmasında kullanılan iki kabın hurda metal olarak satılması sonucunda ciddi bir radyolojik kaza meydana gelmiştir.

Nükleer kazalardan sonra pek çok radyoizotop madde doğaya saçılır. Bunlar arasında Sezyum- 137 (yarılanma ömrü 30 yıl), Stronsiyum-90 (yarılanma ömrü 52 gün), İyot 131 (Yarılanma ömrü 8 gün) ve Plütonyum-239 (yarılanma ömrü 24.400 yıl) ön plandadır.

Sezyum 137 kanser riskini artırır. Stronsiyum-90 kimyasal olarak kalsiyuma benzer; kemik ve kemik iliğinde birikme eğilimindedir. Maruziyeti kanser riskini artırır; kemik kanseri, kemiklerin yakınındaki yumuşak doku kanseri ve lösemiye yol açar. İyot 131 kronik maruziyeti tiroid sorunlarına, nodüllere ve tiroid kanserine yol açar. Plütonyum-239 yıllarca vücutta kalabilir, toksik bir metaldir ve böbreklere zarar verebilir; maruziyeti kanser riskini artırır. Nükleer kazalardan sonra genel olarak kanser olgularında artış (Tiroid kanserleri, lösemi ve diğer kanserler), doğumsal anomaliler ve genetik etkiler ortaya çıkmaktadır.

Nükleer enerji kullanımının, nükleer kazaların ve nükleer silahların zararlı biyolojik etkileri epidemiyolojik olarak gösterilebiliyor olsa da, bilimsel literatür nükleer enerji üretiminin çevresel ve sağlık etkileri açısından henüz çok zengin değildir.

Bugüne kadar irili ufaklı dört yüzden fazla meydana gelen radyasyon kazalarının yol açtığı hastalıklar ve ölümlerle ilgili güvenilir veriler elimizde bulunmamaktadır. Ancak Çernobil nükleer kazası ile ilgili bazı veriler durumun ciddiyetini ortaya koymak için yeterlidir. Kazadan sonra yaklaşık 220.000 kişi yerinden olmuş ve evini terk etmek zorunda kalmış, 10.000 kilometre kareden fazla tarım alanı radyoaktif kirlenme nedeniyle kullanılamaz hale gelmiş, kazadan sonra radyasyon maruziyeti nedeniyle yangın mücadelesi, temizlik gibi nedenlerle tahminen 25.000’den fazla kişi yaşamını yitirmiştir[1]. Buna ek olarak, kazadan yirmi yıl sonra 2006’da Yeşiller tarafından yayınlanan Avrupa Parlamentosu raporuna göre, kazaya bağlı olarak dünya çapında tahmin edilen 30.000-60.000 arasında ölümcül kanser olgusu söz konusudur[2].

Sezyum-137 normal koşullarda doğada olmayan bir radyoaktif madde olmasına karşın, Doğu Karadeniz’de bugün halen yüksek düzeyde ölçülebiliyor olması[3], Çernobil kazasının ülkemizdeki etkisini göstermesi bakımından önemlidir.

Anımsanacağı gibi, Çernobil nükleer kazasının Türkiye üzerindeki etkilerinin görmezden gelinmesi için ANAP Hükümeti tarafından yoğun çaba harcanmıştır. Dönemin YÖK Başkanlığı tarafından, Çernobil nükleer kazasından dört ay sonra üniversitelere gönderilen bir yazı ile Türkiye’de radyasyon ölçümleri, sonuçları ve etkileriyle ilgili araştırma yapmanın yasaklanması bunun açık bir kanıtıdır. Üstelik Çernobil nükleer kazasının ülkemizdeki etkilerini gizlemekle ilgili tutum yalnızca ANAP Hükümeti ile sınırlı kalmamış, daha sonraki yıllarda ülkeyi ve etkilenen bölgeyi yönetenler tarafından da benimsenmiştir. Nükleer kazadan otuz yıl sonra bugün, Çernobil’in ülkemizdeki çevresel ve sağlık etkileri ile ilgili bilimsel bilgi ne yazık ki sınırlıdır.

Nükleer reaktörlerde pasif güvenlik mekanizmalarının kullanılması ile birlikte kaza riskinde azalma beklenmektedir. Ancak kaza teorisyenlerinin nükleer enerji üretimine ilişkin çeşitli yapısal özellikleri ortaya çıkarmış olmalarına karşın, büyük felakete yol açan kazaların meydana gelmeye devam edeceği öngörülmektedir[4]. Nitekim Çernobil gibi büyük bir felaket yaşanmış olmasına karşın, Japonya’da Fukuşima kazasının yaşanması bu öngörüyü doğrulamaktadır. Bu nedenle başta Almanya olmak üzere birçok ülke mevcut nükleer santralları kapatmak ya da sınırlamak eğilimi içerisindedir.

Türkiye’de ise AKP Hükümetleri nükleer santral kurmak için yoğun bir uğraş içerisindedir. Üstelik bir ya da iki tane değil, “başlangıç olarak” üç tane nükleer santral kurmak için düğmeye basılmış durumdadır.

Türkiye’de sözü edilen nükleer santralların kurulup kurulamayacağını hep birlikte göreceğiz.

[1] Chornobyl.info. “Overview of health consequences”. Swiss Agency for Development and Cooperation. http://www.Chornobyl.info/index.php?userhash=10786534&navID=21&lID=2#Sources

[2] The Other Report On Chernobyl (TORCH), http://www.chernobylreport.org/torch.pdf

[3] TAEK, Türkiye Çevresel Radyoaktivite Atlası, http://www.taek.gov.tr/radyasyon-izleme/turkiye-cevresel-radyasyon-atlasi.html

[4] Ramana MV, Nuclear Power: Economic, Safety, Health, and Environmental Issues of Near-Term Technologies, Annu. Rev. Environ. Resour. 2009. 34:127–52.

admin

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir