115 total views,  1 views today

Sağlık harcamalarındaki artış hangi kaynaktan karşılanacak?

Kayıhan Pala

Geçen hafta, AKP iktidarının yeni Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, bugün 78 milyara ulaşmış olan sağlık harcamalarının, 2023 yılında 198–200 milyar lira olacağını söyledi. Medya genel olarak bu artışa olumlu yaklaşan yorumları kamuoyu ile paylaştı; ancak küçük bir soru nedense gündeme gelmedi: Sağlık harcamalarındaki bu yüksek artış hangi kaynaktan karşılanacaktı?

Türkiye sağlık sektörü, 1980’lerden sonraki 20 yılda yaklaşık 3 kat büyümüş, bu büyümede kamu sektörünün payı giderek belirleyici olmuş, sosyal güvenlik kurumlarının sağlık harcamaları kamunun sağlıktaki motoru haline gelmiş, ancak kamu sağlık finansmanı giderek daha fazla genel bütçe dışı kaynaklardan (başta döner sermaye olmak üzere) beslenir hale gelmiştir. Bu süreçte, sağlık sektörünün belirleyici özelliği, kamudan özele, özelden yurt dışına kaynak aktarımının yapısal hale getirilmesidir. Türkiye sağlık sektörü, düzenli yurt dışına kaynak aktaran bir büyüme ve “modernleşme” yolunu seçmiştir. Devlete düşen rol, kaynak aktarımının alt yapısını güvenceye almak, kamu sağlık personelinin maaşlarını ödemek, kamunun içinin boşaltılması sürecine eşlik etmektir. Devletin bu alandaki yetkili kurumu Sağlık Bakanlığı ise, bütünüyle işlevsiz bir kuruma dönüşmüştür. 1980 ile başlayan süreç sonunda, kamu sağlık harcamaları artmasına karşın, kamu sağlık hizmetleri ve kamu sağlık kurumları çökertilmiştir[1].

Dolayısıyla, sağlık harcamalarındaki artışın kökeni 1980 darbesinden sonra neoliberal politikaları uygulamak üzere iktidara gelen ANAP dönemine kadar uzanmaktadır. Artış bir yandan kamu bütçesinden, diğer yandan da yurttaşın cebinden; doğrudan cepten yapılan sağlık harcaması, sigorta primi ve katkı/katılım payı olarak karşılanmıştır.

Türkiye’de toplam sağlık harcamalarının gayrisafi yurt içi hâsıla içindeki payı 1995’te %3, 2000 yılında %5 ve 2011 yılında %7 olarak gerçekleşmiştir. Toplam sağlık harcamaları içinde kamunun payı 1995’te %70, 2001’de %63 iken bu oran 2011’de %75’e yükselmiştir. Cepten yapılan sağlık harcamaları (Satın alma gücü paritesine göre) 1995’te 3,2 milyar dolar iken bu tutar 2000’de 8,1 milyar dolara ve 2011 yılında 13,9 milyar dolara yükselmiştir[2]. Kaba bir hesapla 2011 yılı itibarıyla sağlık hizmeti alabilmek için Türkiye’de kişi başına (Satın alma gücü paritesine göre) 186 dolar cepten harcama yapıldığını söylemek olanaklıdır. Bu tutarın Sağlıkta Dönüşüm Programının (SDP) başlatıldığı 2003 yılında 87 dolar olduğu bilindiğine göre[3], SDP’nin cepten sağlık harcama tutarını ülkede yaşayan her bir yurttaş için ortalama olarak iki katından daha fazla (%113,8) arttırdığı ortaya çıkmaktadır.

Eğer son on yılda (satın alma gücü paritesine göre) her bir yurttaşımızın geliri iki katından fazla artış göstermişse, sorun yoktur; cepten sağlık harcamalarındaki artış karşılanabilir düzeydedir. Ancak böyle bir artış gerçekleşmemişse; işte o zaman sağlık harcamalarındaki artışın yurttaşın cebinden daha fazla bir parayı aldığını söylemek gerekir. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ülkemizde satın alma gücü paritesine göre kişi başına reel GSYH değerleri 2005 yılı için 11.394 ve 2011 yılı için 17038 dolardır[4]. Bu durumda 2005-2011 yılları arasında kişi başına ulusal gelir artışı %49,5’tir. Bir başka deyişle Sağlıkta Dönüşüm programı ile yurttaşın cebinden sağlık harcamaları için geçmişe oranla daha yüksek bir pay alınmıştır.

Yeni Sağlık Bakanının açıklamalarından, son on yılda hacmi giderek genişletilen sağlık piyasasının henüz bir doygunluk düzeyine erişmediğini ve gözünü yurttaşın cebinde geriye kalan paraya diktiğini anlamak mümkündür. Çünkü sağlık harcamalarındaki artış büyük oranda yine yurttaşın cebine sokulan el ile karşılanacaktır.

Türkiye’de bir yandan (özellikle 2002 yılı sonrasında) toplam sağlık harcamaları artarken, diğer yandan da sosyal güvenlik kurumlarının özel sektörden sağlık hizmeti satın almasının yolu açılarak özel sağlık sektörü desteklenmiştir. Sosyal güvenlik kurumlarının toplam sağlık harcamaları içerisinde özel hastanelerin payı %6,2’den (2001) neredeyse üç kat artarak %17,6’ya (2011) yükselmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından özel hastanelere tedavi harcamalarından aktarılan pay ise 2011 yılı itibarıyla %29,3’tür[5]. Bir başka deyişle, SGK, tedavi hizmetleri için ayırdığı bütçenin yaklaşık üçte birini özel sektöre aktarmaktadır. Bu durum doğal olarak özel sağlık sektörünü büyüten bir yaklaşım olarak kendini göstermiştir. Türkiye’de 2000 yılında 261 olan özel hastane sayısı, on yıl içerisinde neredeyse iki kat artış göstererek 2011’de 503’e yükselmiştir. Sağlık harcamalarındaki artışın temel olarak hangi amaca hizmet ettiği özel sağlık kuruluşlarının sayısındaki yüksek artışla kendini göstermiştir.

Ülkemizde cepten yapılmak zorunda kalınan sağlık harcamalarını kendi kaynaklarıyla karşılayamayacak kişi sayısı çok yüksektir ve bu durum ısrarla gözden kaçırılmaktadır. Türkiye’de 2011 yılında sigorta kapsamı dışında kalan kişi sayısı 10 milyonun üzerindedir ve nüfusun %14’ünü oluşturmaktadır4. Sigorta kapsamında sayıldığı halde prim borcu olduğu için sağlık hizmetinden yararlanamayan kişi sayısının da buna yakın olduğu (Bu konuda son yıllarda resmi bir açıklama yapılmamaktadır, ancak 2000’li yılların ortalarında yalnızca Bağ-Kur’da prim borcu nedeniyle sağlık karnesi çıkaramayanların sayısının 6 milyonun üzerinde olduğu bilinmektedir) varsayılabilir. Bir başka deyişle her dört yurttaşımızdan bir tanesi için kendi sırtına binecek sağlık harcamalarındaki artış, sağlık hizmetlerine erişimin önünde yeni bir engel oluşturabilir.

Türkiye’de hastalardan alınan katılım payları giderek artmaktadır. 2012 yılında hastanelerde muayene olan hastalardan toplam 2 milyar 132 milyon lira muayene katılım payı alındı. Bunun içinde reçete, ilâç, protez ve ortezlerden ve özel işlemlerden alınan katkı paylarının bulunmadığı dikkate alınacak olursa; katılım paylarının ulaştığı tutarın yüksekliği daha kolay anlaşılacaktır. Bu tutarın yoksul ve dar gelirli yurttaşlar açısından karşılanabilme olanağı düşüktür.

Sağlık Bakanı, sağlık harcamalarındaki artışa verdiği önemden daha çok; başta yoksullar ve dar gelirliler olmak üzere tüm toplumun sağlık hizmetlerine ekonomik engeller olmaksızın erişmesini sağlamaya önem vermelidir.

Sorunun büyüklüğünü anlamak için, her hangi bir kamu hastanesinin acil servislerinin önünde uzayan kuyruklara bakmak yeterlidir.

admin

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir