115 total views,  1 views today

Sağlıkta memnuniyet azalıyor

Kayıhan Pala

1961 yılı Türkiye için sağlık alanında çok önemli bir dönüm noktasıdır. Türkiye’de çağdaş hekimlik uygulamalarına geçişin en önemli adımı, 1961 yılında kabul edilen “224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkındaki Kanun” ile atılmıştır. Bu Kanun; Türkiye’de tüm sağlık hizmetlerinin bir devlet görevi olduğunu,

birinci

basamak tedavi hizmetini köylere kadar yayarak herkesin sağlık hizmetinden yararlandırılmasını,

k

oruyucu ve iyileştirici hekimlik hizmetlerinin bir arada yürütülmesini, kamu sektöründe sağlık hizmetlerinin bir elden yönetimini, halk ile bütünleşmeyi ve kamu sektöründe hekimlerin tam süre çalışma ilkesini getirmekteydi.

 

1963-1965 yıllarında başarıyla uygulanan Sosyalleştirme Yasası, 1966 yılından başlayarak günümüze kadar başarısız bir uygulama biçimine dönüştürülmüştür.

Türkiye’de de özellikle 1980’den sonra yürütülen sağlık politikaları önce 224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası’nın uygulanmamasına odaklanmış ve bununla birlikte sonuç olarak kamu sağlık hizmetleri çökertilmiştir. 1980 askeri darbesinden sonra, Türkiye’de sağlık hizmetlerinin sunumundaki temel değişim; hizmet sunumunda özel sektöre öncelikli olarak yer açılmasının sağlanması olmuştur.

Anımsanacağı gibi, 2000’li yılların başlarında sağlık alanında yaşanılan sorunlar, yurttaşlarımızı, deyim yerindeyse canından bezdirmişti.

SSK sosyal güvencesine sahip hastalar devletin birer kurumu olan sağlık ocaklarından ve devlet hastanelerinden yararlanamaz; yalnızca sınırlı sayıdaki SSK istasyon, poliklinik ve hastanelerine başvurmak zorunda kalırlardı. Reçetelerine yazılan ilaçları yalnızca SSK eczanelerinden alabilir; yıllardır prim ödedikleri halde gereksinim duydukları ilaçlara kolayca ulaşamazlardı.

Sayıları on milyonu aşan yeşil kartlıların durumu ise daha da kötüydü. Yalnızca sağlık ocaklarına başvurabiliyor, reçetelerindeki ilaçları almak için bile saatlerce, bazen günlerce kaymakamlıklarda kurulan fonlardan destek almaya çalışıyorlardı. Eğer ameliyat olmaları gerekirse, bir sürü bürokratik engeli aşmak zorunda bırakılıyor; bir kamu hastanesine yatmak olanağı bulduklarında da ameliyat malzemelerini dışarıdan sağlamak zorunda bırakılıyorlardı.

Emekli Sandığı mensupları ve devlet memurları göreli olarak sağlık alanında daha az sorunla karşılaşıyorlardı. Ancak 1961’de yürürlüğe gire 224 sayılı sosyalleştirme yasasının başarısızlığa uğratılmasına ve yok edilmesine yönelik çabalar onları da olumsuz etkiliyordu.

Doğal olarak sağlık hizmetlerinden memnuniyet  %30’lar gibi düşük bir düzeyde gözleniyordu.

AKP 2002’de Kasım ayında iktidara geldi. Gelir gelmez “memnuniyet” odaklı çalışmaya başlayarak toplumun yaşadığı sorunları azaltmak için bir eylem planı hazırladı ve ivedi olarak uygulamaya koydu. Böylece küresel kapitalizmin dünyada 1970’li yıllarda “reform” adıyla başlattığı sağlıkta neoliberal dönüşüm 58. Hükümet ile birlikte güçlü bir biçimde yaşama geçirilmeye başlandı.

SSK mensuplarının sağlık ocakları, devlet hastaneleri ve üniversite hastanelerinden yararlanabilmesinin önünü açtı. İlaca erişimlerini kolaylaştırdı.

Yeşil kartlılara sunulan hizmetin kapsamını genişletti; ilaca ve tıbbi malzemeye kolayca erişimlerini sağladı.

Toplumun sağlık güvencesi açısından yaklaşık %80’ini SSK mensupları ve yeşil kartlılar oluşturuyordu. Kısa zamanda yapılan düzenlemelerle toplumun sağlık alanındaki memnuniyeti birden iki katına çıktı; artık sağlık alanındaki memnuniyet %60’ları geçmiş bulunmaktaydı.

Hükümet sağlık alanında kısa erimde bu düzenlemeleri yaparken, memnuniyeti ön plana çıkardı ama orta ve uzun erimde “eşitlik” ve “verimlilik” ile pek ilgilenmedi. Çünkü neoliberal reformların özellikle “eşitlik/hakkaniyet” ile ilgili bir beklentisi yoktu. Beklenti, sağlık alanının daha fazla piyasaya açılması ve sermaye sınıfının bu alandan daha fazla kar edebilmesine yönelik düzenlemelerin yapılmasıydı.

Örneğin SSK mensuplarına eczanelerden ilaca erişimi sağlarken, verimlilik yaklaşımını benimseyerek SSK ilaç fabrikasını desteklemek yerine var olan fabrikayı kapattı. O yıllarda SSK’nın ürettiği ilacın eşdeğeri ilaçlar ilaç firmaları tarafından %646 oranında daha pahalıya satıldı[2]. Fabrikanın kapatılması nedeniyle Türkiye’nin ilaç alanında uğradığı zarar ve çokuluslu ilaç şirketlerine aktarılan para üniversitelerin sağlık bilimleri enstitülerinde rahatlıkla tez konusu olabilir. Konu bu denli önemlidir.

Eşitlik konusuna gelince, yeşil kartlıların sağlık hizmetine erişimlerini kolaylaştıran uygulamaların tamamı Genel Sağlık Sigortası (GSS) sistemine geçişle birlikte ortadan kaldırıldı; bugün artık yeşil kartlı olmak diye bir kavramdan söz etmek olanaklı değil.

Bugün yoksullar ancak Hükümet tarafından belirlenen ölçütlere göre gelir testinden geçebilirlerse prim ödeme yükümlülüğü olmaksızın sağlık hizmetlerine başvurabiliyor. Bu ölçütlerin yeşil kartlıların tamamını kapsamadığı çok açık; çünkü yeşil kartlılara göre gelir testinden geçerek prim ödeme yükümlülüğü olmaksızın GSS kapsamına alınan kişilerin sayısı çok daha düşük.

Sağlık politikaları eğer eşitlik (hakkaniyet), verimlilik ve kalite (memnuniyet) ilkelerinin tümü birden gözetilerek belirlenmezse; bugün Türkiye’nin içine düştüğü sorunlar yumağı karşımıza çıkar.

Bu yumağın en önemli iki belirleyicisi yurttaşın cebinden sağlık harcaması amacıyla çıkan paranın arttırılması ve yoksullar için sağlık hizmetlerine erişimin sınırlanmasıdır.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2001 yılında kişi başına 49’u özel sağlık harcaması olmak üzere toplam olarak 154 ABD doları toplam sağlık harcaması yapılırken; 2007 yılında yalnızca özel sağlık harcaması kişi başına 178 ABD doları olarak gerçekleşmiştir[3].

Ben size 2002 yılında yaptığım bir konuşmada, bundan beş yıl sonra (2007’de) yurttaşlarımızın toplam sağlık harcamalarından daha fazlasını yalnızca cebinden yapmak zorunda kalacağını söylesem; büyük olasılıkla kimse inanmazdı. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre durum bundan da kötüdür; çünkü yurttaşlarımızın cepten yaptığı harcamalar dolar düzeyinde beş yıl önceki toplam sağlık harcamalarını aşmış bulunmaktadır.

Bakanlık ne yazık ki 2011 istatistik yıllığında bile 2008 sonrasına ilişkin sağlık harcaması verilerini yayınlamamaktadır. Cepten yapılan sağlık harcamalarının son yıllarda özellikle katkı payı zorunluluğunun devreye girmesiyle birlikte çok daha fazla arttığı tahmin edilmektedir.

Yoksullar için sağlık hizmetine erişimin sınırlandığını gösteren en çarpıcı veri ise acil servislere yapılan başvurudaki inanılmaz artıştır. 2000’li yılların başlarında 20 milyon olan toplam acil servislere başvuru sayısı, geçtiğimiz yıl 80 milyonu aşmıştır.

Dünya üzerinde nüfusundan daha fazla acil başvurusu olan başka bir ülke daha var mı bilemiyoruz. Ancak Türkiye, Hükümetin eşitlik/hakkaniyet ilkesini gözetmeyen sağlık politikaları yüzünden acil servislere başvurunun çığ gibi arttığı, neredeyse sürekli olarak bir salgının varlığını ortaya çıkardığı devasa bir sorunla karşı karşıyadır.

GSS prim borcu olan, katkı payı ödeyemeyen, polikliniklerden sıra alamayan yurttaşlarımızın tümü acil servislere deyim yerindeyse hücum etmektedir. Üstelik bu durum gerçekten acil olan hastalarımızın acil servislerde hizmete erişimlerini de sınırlamaktadır.

Hükümetin “Sağlıkta Dönüşüm Programı” (SDP) adıyla uygulamaya koyduğu neoliberal sağlık reformlarının temel amacının sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesi olduğu bugün artık açıkça ortadadır. Cepten harcamaların artışı ve acil servislerin istilası dışında da sağlık ocaklarının kapatılarak yerine aile hekimliği muayenehanelerinin koyulması, devlet hastanelerinin kapatılarak kamu hastane birliklerine devredilmesi gibi çok sayıda örnek sağlıkta özelleştirme politikalarını gözler önüne sermektedir.

Her ne kadar Sağlık Bakanı konuşmalarında kabul etmese bile, Hükümet, devletin sağlık alanındaki payının azaltılacağını Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı’nda  “Özelleştirme” başlığı adı altında yazılı olarak açıklamış bulunmaktadır[4].

Tüm bu gelişmeler ister istemez yurttaşın sağlık alanındaki memnuniyetini olumsuz etkilemektedir. Son zamanlarda yayınlanan üç araştırma sağlık alanındaki memnuniyetin giderek azalmakta olduğunu göstermektedir.

Sağlık Bakanı son zamanlardaki konuşmalarında TÜİK araştırmasına atıf yaparak, sağlık alanındaki memnuniyetin %70’lerin üzerinde olduğunu söylemektedir. Oysa Kadir Has Üniversitesi tarafından 2001’de yürütülen Sosyal/Siyasal Eğilimler Araştırması’na göre sağlık sistemini destekleyenlerin oranı %56,7’dir[5].

Eskişehir’de yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre toplumun büyük bir kesimi, sağlık hizmetlerinin sunumu ve finansmanı açısından olumlu bir gelişmenin yaşandığı görüşünü paylaşmaktadır. Ancak sistemin aksamasına neden olan ve henüz tam verim elde edilemeyen uygulamalar da bulunmaktadır. Özellikle yeni geliştirilen aile hekimliği kurumunun güvenilir ve nitelikli hizmet sunamadığı algısı, sevk zinciri mekanizmasında arzu edilen akışkanlığın sağlanmasını önlemektedir. Ayrıca kıt kaynakların gereksiz yere kullanımını önleyebilme amacıyla uygulamaya konulduğu iddia edilen katkı payları, vatandaşlar tarafından mali bir külfet olarak algılanmaktadır. Bu olumsuzluklar vatandaşların azımsanmayacak bir bölümünün, sağlık risklerini kapsamada sistemi yetersiz görmelerine neden olmaktadır. Sonuç olarak yapılan analiz vatandaşların sağlık sisteminde yaşanan dönüşüm sürecini olumlu ancak yetersiz bulduklarını göstermektedir[6].

2011 yılının Ekim – Aralık ayları arasında saha araştırması tamamlanan ve Türkiye’yi temsil eden başka bir çalışmada katılımcıların %43’ünün sağlık sistemini yetersiz veya kısmen yetersiz olarak gördükleri, %35’inin sağlık sistemini yeterli olarak kabul ettiği, beşte bir kadarının da (%19) kararsız olduğu anlaşılmaktadır. Araştırmacılar sağlık sistemimizin yeterli olduğunu düşünenlerin oranının %35 olması, çeşitli konularda değişiklik yapılmasına vurgu yapanların oranının %50 ve üzerinde seyrettiği anlaşıldığından sağlık sisteminin genel görüntüsündeki olumlu algının yerini daha eleştirel bir manzaraya bırakmakta olduğunu vurgulamaktadır[7].

Hükümetin sağlık politikaları sonucunda sağlık çalışanlarının memnuniyet düzeyi ise yapılan araştırmaların çoğunda %30’un altında bulunmuştur. Üstelik bu düşük oran bile başta sağlık alanında yaşanan şiddet, gelecek kaygısı, özlük sorunları ve çalışma koşullarının ağırlığı gibi nedenlerden giderek düşme eğilimindedir.

Sağlığı salt “memnuniyet” eksenine göre idare etmeye kalkanların birgün bu sonuçlarla karşılaşmaları şaşırtıcı değildir.  Şaşırtıcı olan, toplumun geniş kesimleri tarafından halen bu duruma seyirci kalınmasıdır.

admin

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir